FECRİATİ EDEBİYATI

Yazar: - Kategori:
Yayın Tarihi: - 09:58

MEHMET ERDAL TORUN
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI/torunegitim.com

FECRİATİ EDEBİYATI
Fecr-i Ati (Günümüz Türkçesiyle :Geleceğin Şafağı) bir edebi topluluktur. Fecr-i Ati’nin Edebiyat-ı Cedide’ye tepki olarak doğan bir akım olduğu savunulmuştur. Fecr-i Ati batıdaki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen bir yazın topluluğu biçiminde ortaya çıkmıştır. 1908 özgürlük bildirisiyle Servet-i Fünun dergisinin çevresinde toplanan gençlerin açtığı bu çığır; en fazla “Fransız sembolizmi” üzerinde çalışarak Ahmet Haşim gibi büyük bir şairin doğmasına olanak hazırlar.
Fecr-i Ati topluluğu, 20 Mart 1909’da İstanbul’da “Hilâl” gazetesinin yayımlandığı basımevinde ilk toplantısını yapar, 24 Şubat 1910’da Servet-i Fünun dergisinin 977 sayılı nüshasında , kuruluş nedenlerini kamuoyuna açıklar. “Sinâ-yı Emel” olarak ileri sürülen isim Faik Ali’nin isteği üzerine “Fecr-i Ati” olarak kesinleşir. Edebiyatımızın tanıdığı ilk beyannameyi yayınlayanlar, işte bu Fecr-i Ati’cilerdir. Onlara göre; edebiyat, çok ciddi bir uğraştır.
Encümen, edebiyatı çok ciddiye almakta, onu hoş vakit geçirmek için bir araç olarak kabul etmemektedir. Bu inanışın edebiyatımızdaki ilk temsilcileri ise, Servet-i Fünûnculardır. Gerçekten, edebiyatın ciddi bir çaba olduğu hususunda, Türk kamuoyuna ilk öncülüğü yapanlar onlardır. Bu ciddî çalışmalarına onların 1908’den sonra yeniden başlamaları beklendiği halde, ne yazık ki, ortada görünmemişlerdir. O halde, yaptıkları hizmet daima beğenilmekle beraber, artık onlara “geçmiş” gözüyle bakmak yerinde olacaktır. Şimdilik, Avrupa edebiyatındaki benzeri toplulukların küçük bir örneği olan Fecr-i Âti ise, Türk edebiyatının geleceğini temsil etmektedir. Dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal bilimlerin ilerlemesine dikkat etmek; genç yetenekleri bir araya toplamak, ancak fikir tartışmalarıyla kamuoyunu aydınlatmak, Batı’nın önemli edebiyat ve fikir eserlerini çevirmek, edebiyat ve fikir konuları üzerinde konferanslar düzenlemek, Batı’daki benzeri kuruluşlarla sürekli bir temas kurmak onun gayeleri arasındadır.
Fecr-i Aticilerin bu beyannamesinin altındaki imza sahiplerinin: Ahmet Haşim,Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Refik Halit Karay,Hamdullah Suphi Tanrıöver,Ali Süha Delilbaşı,Ahmet Samim,Emin Bülent Serdaroğlu,Emin Lami,Tahsin Nahit,Celâl Sahir Erozan,Cemil Süleyman,Mehmet Behçet,İzzet Melih Devrim,Abdülhak Hayri,İzzet Melih Devrim,İbrahim Alaettin Gövsa,Şahabettin Süleyman,Ali Faik Ozansoy,Müfit Ratip,Fazıl Ahmet Aykaç,Ali Canip Yöntem olduğu görülür. 1912 sonlarında dağılan topluluğa önce simgesel olarak Faik Ali Ozansoy, sonra sırasıyla, Fazıl Ahmet, Hamdullah Suphi ve Celal Sahir Erozan başkanlık etmişlerdir.
Sanat anlayışları
Babıali’deki Hilal basımevinin bir odasında ilk toplantısını yapan ve Faik Ali’nin bulduğu Fecr-i Ati adını benimseyen topluluğun sanat anlayışı sanat için sanattır. Yayımladıkları bildiride yer alan şu düşüncede odaklaşır:
“Sanat şahsi ve muhteremdir.” Örnek olarak da şiirde simgeciler (sembolistler), öykü ve romanda Çehov ve Maupassant, tiyatroda İbsen alınır.
Fecr-i Ati edebiyatının özellikleri
20 Mart 1909′da Hilal Matbaası’nda toplanan Şahabettin Süleyman,Yakup Kadri, Refik Halit, Cemil Süleyman, Köprülüzade Mehmet Fuat, Tahsin Nahit, Emin Bülent, Ali Süha, Faik Ali ve Müfit Ratip gibi yeni bir hareket başlatmayı planlar. Ahmet Haşim de bu harekete katılır. Böylece Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi, 24 Şubat 1910′da yayımlanır. Fecr-i Ati edebiyatı, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan bir bildiriyle başlar.
Edebiyatımızda ilk edebi bildiriyi (beyannameyi) yayımlayan topluluktur.
Servet-i Fünûn edebiyatına tepki olarak doğmuştur.
‘Sanat şahsi ve muhteremdir.’ (Sanat kişisel ve saygıya değerdir) görüşüne bağlıdırlar.
‘Edebiyat ciddi ve önemli bir iştir, bunun halka anlatılması lazımdır.’ görüşüne sahiptirler
Batıdaki benzerleri gibi dil, edebiyat ve sanatın gelişmesine, ilerlemesine hizmet etmek; gençleri bir araya getirmek; seviyeli fikir münakaşalarıyla halkı aydınlatmak; değerli ve önemli yabancı eserleri Türkçeye kazandırmak; Batıdaki benzer topluluklarla temas kurmak, böylece Türk edebiyatını Batı edebiyatına yaklaştırmak, Batı edebiyatını Türk edebiyatına tanıtmak amacındadırlar.
Servet-i Fünûn’a bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen, şiir sahasında bu edebiyatın özelliklerini sürdürürler.
Şiirlerinde işledikleri başlıca temalar tabiat ve aşktır.
Tabiat tasvirleri gerçekten uzak ve subjektiftir.
Servet-i Fünûn ve Milli Edebiyat arasında köprü vazifesi görmüştür.
Dil bakımından Servet-i Fünûn’un devamıdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu, günlük dilden uzak ve kapalı bir şiir dili oluşturmuşlardır.
Aruz veznini kullanarak serbest müstezat türünü daha da geliştirmişlerdir.
Fecr-i Aticiler tiyatro ile yakından ilgilenmişlerdir.
Şiirde özellikle Sembolizmin etkisi söz konusudur. Hikâyede Maupassant, tiyatroda ise Henrich Ibsen örnek alınır.
Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçüleri etrafında birleşmeyi değil, ferdi hürriyeti ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savundukları için kısa sürede dağılmışlardır. Dağılmalarında özellikle Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp‘in çıkardıkları Genç Kalemler dergisi etkilidir. Yani Milli Edebiyat hareketinin başlaması Fecr-i Ati‘yi bitirir.
Fecr-i Ati Edebiyat-ı Cedide ile Milli Edebiyat arasında bir köprü görevi görür.
Fecr-i Ati‘nin en önemli temsilcisi Ahmet Haşim’dir.
Fecr-i Ati Beyannamesine imza atanlar: Ahmet Haşim, Ahmet Samim, Emin Bülent (Serdaroğlu), Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir (Erozan), Doktor Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Refik Halit (Karay), Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Ali Süha (Delibaşı), Faik Ali (Ozansoy), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Yazar), Mehmet Rüştü, Mehmet Fuat (Köprülü), Müfit Ratip, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İbrahim Alaattin.
Milli Edebiyat‘ın başlamasıyla Hamdullah Suphi, Ali Canib ve Celal Sahir’in bu harekete katılmalarıyla topluluk 1912′de dağılmıştır. Yalnızca Ahmet Haşim Fecr-i Ati edebiyatının temel ilkelerine bağlı kalmış ve Milli edebiyat hareketine katılmamıştır.
Fecri Ati’nin görüşlerini, Yakup Kadri, Celal Sahir, Ahmet Haşim, Müfit Ratip, Mehmet Fuat ve Ali Canib Resimli Kitap adlı dergide; Mehmet Rauf, Hüseyin Suat ve Raf Necdet de eleştirilere Servet-i Fünûn’da cevap verdiler.
Sonuçlar
Fecr-i Aticiler, o günkü edebiyatımıza Servet-i Fünuncular kadar önemli bir katkıda bulunmamışlarsa da, Batı edebiyatıyla ilişkileri daha sıkı olmuştur. Bireyselliğe kaçışları, üyelerin sanat anlayışlarındaki tutarsızlıklar, ortak görüşler çevresinde toplanıp güçlü yapıtlar veremeyişleri, tartışmalar, eleştrilerle sarsıldıkça üyelerin kopuşu, bu akımın yıkılışını hazırlar. Genç Kalemler’in ortaya çıkışıyla 1912 yılının sonuna varamadan Fecr-i Ati edebiyatı ortadan kalktı, Fecr-i Aticilerin çoğu Millî Edebiyat’a bağlandılar.
Fecr-i Aticiler, kurumlaşmak isterken gözettikleri; yazının ve toplumsal bilimlerin ilerlemesine çalışmak, sanatçılar arasında birlik ve dayanışmayı sağlamak gibi amaçları yaşama geçiremediler. Edebiyat-ı Cedide’ye karşı olmakla birlikte ne tepkilerini açık seçik ortaya koyabildiler, ne de özellikle dil açısından ondan kopabildiler. Üstelik her fırsatta tersini belirtmelerine karşın Edebiyat-ı Cedide’nin süreği sayıldılar. Bir dergi çıkaramamaları ve başlangıçta Servet’i-Fünun dergisi çevresinde toplanmaları da buna yol açtı.

Meşrûtiyet’le gelen görece özgürlük ortamından yararlanarak çıkarılmış değişik eğilimlerdeki dergilerde yazmaları ise dağınıklık getirdi. Ayrıca, “sanat şahsi ve muhteremdir” ilkesini, herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olması, sanatı değişik biçimlerde anlaması olarak yorumlamaları bu dağınıklığı çabuklaştırdı. Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçülerinde birleşmeyi değil, bireysel özgürlüğü ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savunuyorlardı. Her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içindeydi.
Bu durum, Fecr-i Ati’nin bir yazın akımı değil, birbirlerine arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir akım olduğunu gösterir. Nitekim, her biri sanatını bir başka yolda geliştirecek, değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varacaktır.
Ahmet Haşim
Ahmed Haşim, (d. 1884, Bağdat – ö. 4 Haziran 1933, Kadıköy, İstanbul), sembolizmin öncülerinden Türk şairi.
Hayatı
Bağdat’ta doğmuştur. Babası mülkiye kaymakamlarından ve Bağdat’ın eski ve bilinen ailelerinden biri olan Alusizadelere mensup Arif Hikmet Bey; annesi ise yine Bağdat’ın ileri gelenlerinden Kahyazadeler’in kızı Sara Hanım’dır. Meşhur tefsir alimi Mahmud el Alusi Ahmet Haşim’in babasının dedesidir.Babasının Arabistan vilâyetlerindeki memuriyetleri sebebiyle düzensiz bir ilkokul tahsili gördü. Aynı sebepten dil olarak da sadece Arapçayı öğrendi. Annesinin ölümü üzerine 12 yaşında babasıyla birlikte İstanbul’a geldi. 1897’de Galatasaray Sultanîsi’ne yatılı olarak verildi. Hâşim’in sanat ve edebiyata ilgisi Galatasaray Sultanîsi’nde başlar. Bilinen ilk manzumesi “Leyâl-i Aşkım” 1901’de “Mecmua-i Edebiyye”de yayınlandı. Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin’in tesiri altında kaldı. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanıdı. Bundan sonra kendi şahsiyetini gösterdi ve ilk şiirlerini kitaplarına almadı. 1905 – 1908 yılları arasında yazdığı ve Piyâle kitabına aldığı “Şi’r-i Kamer” serisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekti ve beğenildi. 1909’da kurulan Fecr-i Âtî’ye girdi. 1907’de mezun olunca Reji İdaresine memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk’a devam etti. I. Dünya Savaşı’ndaki askerliği (1914 – 1918) sırasında Çanakkale Cephesinde bulundu. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu. 1924’te Paris’e, 1932’de de hastalığı sebebiyle Frankfurt’a gitti. Çeşitli yerlerde memur olarak çalışan Ahmet Hâşim, daha çok öğretmenlik yaptı. Sanâyi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi) mitoloji dersleri hocalığı ve Mülkiye Mektebi’ndeki Fransızca öğretmenliği görevlerine ölünceye kadar devam etti.
“Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek.” Prensibinden hareket eden Fecr-i Âtî grubunun yayın organı Servet-i Fünûn dergisinde şiirler yayınladı ve Servet-i Fünûn – Edebiyat-ı Cedide – topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katıldı. 1911’de yayınlanan Göl Saatleri adlı şiirleriyle haklı bir şöhret kazandı. Fecr-i Atî dağıldıktan sonra siyasî ve edebî akımların dışında kendisine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı.
Dış dünya gözlemlerini kendi prizmasından geçirerek anlatır; sonbahar, akşam kızıllığı ve karamsarlık önemli temalardır. Ahmet Haşim fıkraları, denemeleri ve gezi yazılarıyla da önemli bir yazardır. Düz yazılarında dili sade ve oldukça başarılıdır. Mezarı Eyüp cami yakınındadır.
Eserleri
Şiirleri: Ağaç,Akşam yine toplandı derinde,Bahçe,Bir günün sonunda arzu,Bir Yaz Gecesi Hatırası,BülBül,Başım,Gece, Gelmeden Evvel Geldin Birlikte,Havuz,Karanfil,Karanlık,Kari’e,Mehtapta Leylekler,Merdiven (Popüler),Mukaddime,O belde,O Eski Hücreye Benzer ki,Orman,Öğle,Parıltı,Seher,Sonbahar,Süvari,Şafakta,Şairsiz Dünya,Tahattur,Yarı Yol,Göl saatleri,Piyale
Diğer eserleri
Gurabahane-i Laklakan (1928), Deneme
Bize Göre (1928), Deneme
Frankfurt Seyahatnamesi (1933), Gezi yazısı

Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (d. 27 Mart 1889, Kahire – ö. 13 Aralık 1974, Ankara), Türk romancı, gazeteci, şair ve diplomat.
Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlatmış bir yazardır. Asıl ününü romanları ile sağlayan yazarın en ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer almış; daha sonra bireyci düşüncelerden uzaklaşarak toplumculuğu kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirilir.
Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında etkin bir siyasal yaşam sürmüştür. Milli Mücadeleden itibaren Atatürk’ün yakın arkadaşları arasında yer almıştır.
TBMM II., III. Dönem Mardin, IV. Dönem (Tiran Elçiliğine atanması nedeni ile 27 Ekim 1934 tarihinde istifa) ve 1.(XII) Dönem Manisa Milletvekilliği, Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği (6 Ocak 1961 – 15 Ekim 1961) yapmıştır.
Kadro dergisinin kurucularındandır. Dergi, devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşüp Kemalizm’i değiştirmekle suçlanarak kapanmasından sonra diplomat olarak yurt dışında çeşitli görevlerde bulunmuştur.
Anadolu Ajansı’nın kurucularındandır, ömrünün son yıllarında ajansın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır.
Hayatı
1889 yılında Mısır’ın Kahire şehrinde dünyaya geldi. Babası, Manisa’nın tanınmış Karaosmanoğlu Ailesi’ne mensup Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım’dır. Babası, 1833 yılında Kavalalı İbrahim Paşa’nın Manisa’yı işgali sırasında ona yakınlık göstermiş ve onun Mısır’daki konağına yerleşmişti.Abdülkadir Bey’in konak halkından İkbal Hanım ile yaptığı evlilikten dünyaya gelen ikinci çocuğu Yakup Kadri idi.
Ailesi, Mısırlı İbrahim Paşa’nın ölümü üzerine Türkiye’ye gelince ilköğrenimini Manisa’da Fevziye Mekteb-i İptidaisi’nde tamamladı. 1903’te İzmir İdadisi’ne girdi. Şahabettin Süleyman ile arkadaşlığı bu okulda iken başladı. Çocukluk yıllarında başlayan edebiyat ilgisi, lise yıllarında daha da arttı.Babasının ölümü üzerine İzmir İdadisi’ndeki eğitimini tamamlayamadı; 1905 yılında annesiyle Mısır’a döndü. Mısır’daki Jön Türkler ile tanıştı, İzmir’e dönme isteğinden vazgeçti.Jön Türkler’in etkisiyle politikaya ilgi duymaya başladı İskenderiye’deki bir Fransız okulunda ve İsviçre Lisesi’nde eğitim görerek iki yıl sonra ortaöğrenimini tamamladı. Bu yıllarda öğrendiği Fransızca ile Flaubert, Guy de Maupassant, Alphonse Daudet gibi ünlü batılı yazarları okudu.Şerafettin Mağmumi’nin çıkardığı “Türk” adlı dergide Maupassant’tan yaptığı ilk çeviri öykülerini yayınladı.
1908’de ailesiyle İstanbul’a döndü, Yeldeğirmeni semtine yerleşti ve Balkan Savaşı’na kadar burada yaşadı. Bu arada İstanbul Hukuk Mektebi’ne kaydoldu ancak okulu üçüncü sınıftan terk etti. 1909’da arkadaşı Şahabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Aynı yıl Henrik Ibsen’den esinlenerek yazdığı ilk oyunu “Nirvana”, Resimli Kitap Dergisi’nde yayımlandı. Edebiyat yaşamını Servet-i Fünun’da küçük öyküler yayımlayarak sürdürdü. Mensur şiirler de kaleme aldı.
Paris’ten dönen Yahya Kemal ile birlikte edebiyatta, “Nev- Yunanilik” adını verdikleri yeni bir çığır açmak için uğraştı ancak çabaları ilgi görmedi. Yunan ve Latin kaynakları dışında doğu mitolojisine de ilgi duydu. Bu ilgisi nedeniyle bir Çamlıca’daki Kısıklı Bektaşi tekkesine devam etti ve gözlemlerinden yayımlanarak “Nur Baba” romanını yazdı ama karşılaşacağı tepkilerden çekinmesi ve İsviçre’ye gidecek olması nedeniyle romanını o dönemde kitap olarak yayımlamadı.
Bergson ve Freud’un görüşlerinden yararlanarak ruh tahlillerine geniş yer veren öyküler yazdı. İlk öykü kitabı “Bir Serencam”’ı 1913’de yayımlandı. Bu yıllarda Peyam Gazetesi’nde kadın sorunları, hayat, medeniyet ile ilgili birçok konuda makaleler yayımladı.Bir süre Üsküdar İdadisi’nde edebiyat ve felsefe öğretmenliği yaptı.
1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenen Yakup Kadri, tedavi olmak için 1916’da İsviçre’ye gidebildi; Mondros Mütarekesi’nin imzalanması üzerine yurda döndü.
Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda yaşananlar Yakup Kadri’nin edebiyat anlayışını değiştirmesine neden oldu; sanatın “şahsi ve muhterem” olduğu düşüncesinden uzaklaştı. “‘Toplum için sanat” anlayışına yöneldi ve Milli Edebiyat akımının sade dil anlayışını benimsedi.
Kurtuluş Savaşı yılları
Mondros Mütarekesi’nden sonraki günlerde İkdam gazetesinde yazılar yazan Yakup Kadri, yazılarında Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. Bir yandan da Yeni Mecmua’da “Erenlerin Bağından” adını verdiği nesirler yayımladı. Milli mücadele ile ilgili hikayeler yazdı. Bu dönemdeki yazılarını daha sonra “Ergenekon” adlı eserinde kitaplaştırdı (1929).
1920’de Milli Mücadeleyi izlemek için bazı arkadaşlarıyla birlikte Ankara’ya çağrıldı. Batı cephesini dolaştı ve bu seyahatinden milli duyguları güçlenmiş, geleceğe dair ümit dolu olarak İstanbul’a döndü. Gazetecilik çalışmaları devam ederken en büyük eserleri olan romanlarını yayımlamaya başladı. “Kiralık Konak” romanı İkdam’da tefrika edildi. 1921’de ise daha önce yazdığı “Nur Baba” romanı Akşam gazetesinde tefrika ettirdi ancak gelen tepkiler üzerine tefrika yarım kaldı. Eser, 1922’de kitap olarak yayımlandığında yazarının Türkiye’de ve ülke dışında tanınmasına büyük katkıda bulundu. Aynı yıl, Muhsin Ertuğrul tarafından filme de çekildi.
Nur Baba’yı bastırdıktan sonra Ankara’ya giden yazar, kendisine Tetkik-i Mezalim Komisyonu”’nda görev verilmesi üzerine Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya yörelerini dolaştı; gördüklerini belli bir zaman sonra kaleme alabildi. Bir yandan da Ankara’daki Hakimiyet-i Milliye gazetesine makaleler ve İstanbul’daki Cumhuriyet gazetesine fıkralar yazdı.
9 Eylül zaferinden sonra TBMM’ye Mardin milletvekili olarak girdi. 1923’te Mutasarrıf Asaf Bey’in kızı, Burhan Asaf Belge’nin kızkardeşi Leman Hanım ile evlendi.
Cumhuriyet yılları
Mardin milletvekili Yakup Kadri, 1925’te Anadolu Ajansı şirkete dönüştürüldüğünde ilk yönetim kurulu üyeleri arasında yer aldı ve “Harici Seksiyon Şefliği”’ni üstlendi. Yönetim kurulundan 1928’de ayrıldı.
1926’da tedavi için ikinci kez İsviçre’ye giden ve iki yıl kalan Yakup Kadri, izlenimlerini Milliyet gazetesi’ne gönderdi. Bu yazılar daha sonra “Alp Dağları’ndan” başlığıyla kitaplaştırıldı.
1927’de Hüküm Gecesi, 1928’de Sodom ve Gomore adlı romanlarını yayımladı.
1931-1934 yıllarında Manisa milletvekili olarak mecliste yer aldı. Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde sürdürdü.
Kadro dergisi yazarlığı
1932’de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. O yıl, Kurtuluş Savaşı gözlemlerinden ve Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda yer aldığı dönemden yararlanarak yazdığı Yaban adlı romanı Kadro dergisinde yayımlandı ve büyük yankılar uyandırdı. Romanda Türk milletinin büyük bir kurtuluş mücadelesi vermekte olduğu 1922 yılında aydın ile köylü arasındaki yabancılık ve uyuşmazlığı anlattı. Derginin hemen her sayısında sanat ve edebiyat üzerine denemeler yazdı.
Kadro dergisinin savunduğu bazı görüşler devlet yetkilileri tarafından aşırı bulununca derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri, 1934’te Tiran’a elçi olarak atandı ve dergi kapanmak zorunda kaldı.
Diplomatlık yılları
1934 yılında Tiran elçiliğine atanan Yakup Kadri, 1935’te Prag, 1939’da Lahey, 1942’de Bern, 1949’da Tahran ve 1951’de yine Bern elçiliklerine getirildi. 1955 yılında Bern elçisi iken emekli oldu. Zoraki Diplomat adlı eseri, diplomatlık yıllarının eseri olarak ortaya çıktı.
Emekli olduktan sonra yurda döndü ve gazete, dergi yazılarını sürdürdü. 1957’de Ulus gazetesinin başyazarlığını üstlendi.
1960’tan sonra
Yakup Kadri, 1960 İhtilali’nden sonra Kurucu Meclis Milli Birlik Komitesi Temsilciliği (6 Ocak 1961-15 Ekim 1961) yapmıştır.
Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekili oldu. Bu dönemde İsmet İnönü’den sonra meclisin en yaşlı üyesi olarak Geçici Meclis Başkanı olarak görev yaptı. 1962 yılında partinin Atatürk ilkeleri ile ters düştüğünü iddia ederek CHP’den istifa etti. 1965 yılında politikadan çekildi.1966 yılında Anadolu Ajansı yönetim kurulu başkanlığına seçildi.
13 Aralık 1974’te Ankara’da tedavi görmekte olduğu Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde hayatını kaybetti. Cenazesi, İstanbul Beşiktaş’taki Yahya Efendi mezarlığında annesinin mezarı yanına defnedildi.
Yazarlık yaşamı
Yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler’in “sanat şahsî ve muhteremdir” görüşünü paylaştığı ve “sanat için sanat” yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı.
Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Asıl ününü romanları ile sağlayan yazar; Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet’in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet’in ilk on yılının, Bir Sürgün ise II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar.
Romanlarında yarattığı karakterlerin gerçekçiliği nedeniyle “Türk romanında belki ilk defa tipleri toplumsal koşullara ve tarihsel sürece bağlamaya çalışırken, bu tiplere canlı ve gerçek bir kişilik kazandırma uğruna bilinçli bir çaba göstermiş bir yazar” olarak nitelendirildi. Yaban, Ankara, Panorama romanlarında Milli Mücadele ve Anadolu ile ilgili konuları işleyerek edebiyatın Anadolu’ya açılmasında önemli rol oynadı.
Karaosmanoğlu 1920’lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955’ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.
Romanları hakkında
Romanları arasında en önemli ve ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır.
Karaosmanoğlu’nun ilk romanı olan “Nur Baba” 1922’de kitap olarak çıkmadan önce Akşam gazetesinde tefrika edilmişti. Döneminde olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanan bu roman edebi gücünden çok ele aldığı konu bakımından dikkat çeker.Romanda, İstanbul’da bir Bektaşi tekkesinin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. Eser, kitap olarak basıldığında çok satılıp ve Karaosmanoğlu’nun ününü yaygınlaştırdı. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik’in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik’i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı “izah”larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur.
Basılan ilk romanı Kiralık Konak oldu. Bu, bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk romandı. Roman, Tanzimat’tan sonra değişen Osmanlı sosyal hayatını konu edinir. “Toplumda meydana gelen sosyal değişmeler, aile hayatını olduğu kadar, nesiller arasındaki ilişkileri de olumsuz yönlerden etkiler” ana fikri etrafında gelişir.
1942’de CHP Roman Armağanı’nda ikinciliği kazanmış olan “Yaban”, Karaosmanoğlu’nun en başarılı romanı sayılır. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için övülmüştür. Ancak bazı eleştirmenler de Karaosmanoğlu’nu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamışlardır. Yeni ulusu yaratmak görevi de vatanı kurtaracak olan aydınlara düşmektedir. Yaban hem Anadolu’yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla, hem de çirkin bir gerçekliği şiirsel bir üslupla dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde saygın bir yere sahiptir.
Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır.
1910’dan 1974’e dek verdiği eserler, üslup özellikleri bakımından Türkçenin geçirdiği bütün evreleri yansıtır. Yakup Kadri’nin Fransız etkisinde başlayan yazarlığı 1920’lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara, tarihe, dönem çatışmalarına ve birey psikolojisini irdelemeye yönelmiştir
Siyasi etkileri
Karaosmanoğlu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün en güvendiği aydınlardan biri olarak görülmüş ve tavsiyeleriyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin kimi politikalarının şekillenmesinde önemli etkileri olmuş bir aydındır. Karaosmanoğlu, bu etkileri, Kurtuluş Savaşı sonrası, Atatürk dönemi, Milli Şef dönemi, Demokrat Parti iktidarı ve 27 Mayıs darbesini anlattığı Politikada 45 Yıl ve 1934’de Tiran’da başlayıp 1954’de Bern’de noktalanan diplomatlık günlerini anlattığı Zoraki Diplomat adlı eserlerinde detaylı bir biçimde aktarır.
Yayımlanmış eserleri
Roman
• Nur Baba (1922)
• Kiralık Konak (1922)
• Hüküm Gecesi (1927)
• Sodom ve Gomore (1928)
• Ankara (1934)
• Yaban (1936)
• Bir Sürgün (1937)
• Panorama (1953)
• Hep O Şarkı (1956)

Öykü
• Bir Serencam (1914)
• Rahmet (1923)
• Ceviz (1925)
• Milli Savaş Hikâyeleri (1947)
Şiir
• Erenlerin Bağından (1922)
• Okun Ucundan (1940)
Oyun
• Nirvana (1909)
• Veda (1929)
• Sağanak (1929)
• Mağara (1934)
• Zoraki Diplomat (1955)
• Anamın Kitabı (1957)
• Vatan Yolunda (1958)
• Politikada 45 Yıl (1968)
• Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1970)
Monografi
• Ahmet Haşim (1934)
• Atatürk (1946)

Makale
• İzmir’den Bursa’ya (1922; Halide Edib Adıvar, Falih Rıfkı Atay ve Mehmet Asım Us ile birlikte)
• Kadınlık ve Kadınlarımız (1923)
• Seçme Yazılar (1928)
• Ergenekon (1929)
• Alp Dağları’ndan ve Miss Chalfrin’in Albümünden (1942)
Refik Halit Karay
Refik Halit Karay (15 Mart 1888, İstanbul – 18 Temmuz 1965, İstanbul), Türk yazar
Hayatı
Bolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey’in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi’nde ve Hukuk Mektebi ‘nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop’a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik’e sürgün olarak gönderildi. İstanbul’a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta ve Telgraf Teşkilatı) Genel Müdürlüğüne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep’te sürgün hayatı yaşadı.
Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı şiir ve mektuplarla 150’likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı’nda ilk defa Anadolu’yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul’u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
18 Temmuz 1965’te İstanbul’da hayatını kaybetmiştir.
Eserleri
Romanlar: İstanbul’un İç Yüzü (1920),Ay Peşinde (1922),Yezidin Kızı (1939),Çete (1940),Sürgün (1941),Anahtar (1949)
Bu Bizim Hayatımız (1950),Nilgün (1950 -1952),Yeraltında Dünya Var (1953),Dişi Örümcek (1953),Bugünün Saraylısı
(1954),İki Bin Yılın Sevgilisi (1954),İki Cisimli Kadın (1955),Kadınlar Tekkesi (1956),Karlı Dağdaki Ateş (1956),Dört
Yapraklı Yonca (1957),Sonuncu Kadeh(1965),Yerini Seven Fidan(1977),Ekmek Elden Su Gölden (1980),Ayın On Dördü
(1980),Yüzen Bahçe (1981)

Hikâyeler
Memleket Hikâyeleri (1919),Gurbet Hikâyeleri (1940),Eskici,Garaz
Mizah
“Sakın Aldanma, İnanma, Kanma“
Kirpinin Dedikleri,Ago Paşa’nın Hatırı,Ay Peşinde,Tanıdıklarım,Guguklu Saat,Deli (1939)
Günce: Bir İçim Su,Bir Avuç Saçma,İlk Adım,Üç Nesil Üç Hayat,Makyajlı Kadın,Tanrı’ya Şikayet
Anı: Minelbab İlelmihrab,Bir Ömür Boyunca (1990, 1996, 2011)
Oyunlar
Kanije Müdafaası (1909)
Hamdullah Suphi Tanrıöver
Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885, İstanbul – 10 Haziran,1966 İstanbul), Türk edebiyatçı, yazar, öğretmen, milletvekili, siyasetçi.Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarında TBMM’de yaptığı coşkulu konuşmaları nedeniyle “Milli Hatip” ve “Cumhuriyet Hatibi” olarak tanınan bir siyaset adamı ve yazardır. Ayrıca İstiklâl Marşı’nı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde okuyan ilk kişidir.
Tanrıöver, Önce Fecr-i Âti Hareketi içinde, daha sonra Milli Edebiyat toplulukları içinde yer aldı. Zamanla siyasi kimliği, şair ve yazar kimliğinin önüne geçti. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ve I., II., III., VII., VIII., IX. dönem TBMM’de milletvekilli olarak bulundu. İki defa Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. Siyasi yaşamının yanı sıra Türk Ocakları’nın başkanlığını yürüttü. Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra 13 yıl Bükreş’te büyükelçilik görevinde bulundu. Yurda geri döndüğünde Türk Ocakları’nı tekrar kurdu; ismi, aralıklarla toplam 34 yıl başkanlık ettiği bu kurum ile özdeşleşmiştir.
Erken yaşamı ve eğitimi
Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1885 yılında İstanbul’un Aksaray semtindeki Abdüllatif Suphi Paşa Konağı’da doğmuştur. Babası, Tanzimat Dönemi bilim ve siyaset adamlarından Abdüllatif Suphi Paşa, annesi bir Çerkez kızı olan Ülfet Hanım’dır. Dedesi ilk Osmanlı maarif nazırı Abdurrahman Sami Paşa’dır, babası ise devletin 6. Maarif Nazırı olarak görev yapmıştır.
Çocukluğu yoğun bir kültür ortamında geçti. Yetiştiği konak, divan edebiyatının son şairlerinin sık sık bir araya geldikleri bir toplantı yeri gibiydi. İlk şiirlerini amcası Sezai Bey’in Paris’te çıkardığı Şura-yı Ummet gazetesinde yayımladı.
II. Abdülhamid’in iradesiyle parasız yatılı olarak Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) öğrenim gördü.
Kariyeri ve Siyasal yaşamı
Okuldan 1904 yılında mezun oldu ve meslek olarak öğretmenliği seçti. Ayasofya Rüştiyesi’nde hitabet ve Fransızca, Darülmuallimin’de edebiyat, Darülfünun’da Türk-İslam sanatı dersleri verdi. 1909 yılında Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. 1911’de bu topluluktan ayrılarak Ziya Gökalp önderliğindeki Genç Kalemler çevresinde gelişen Milli Edebiyat akımına bağlandı. 1912 yılında milliyetçilik akımının İstanbul’daki merkezi olan Türk Ocağı’na girdi ve başkan oldu. Aralıklarla toplam 34 yıl bu kurumda başkanlık yaptı (1912-1931, 1949-1959, 1961-1966).
İstanbul’daki işgalci güçlere karşı düzenlenen açık hava toplantılarında hitabetin etkili örnekleri olarak gösterilen konuşmalar yaptı ve güçlü bir hatip olarak tanındı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı (1920) Antalya üyesi olarak seçildi; mecliste Misak-ı Milli lehine konuşmalar yaptı[1]. Meclis-i Mebusan’ın işgal güçleri tarafından kapatılmasından sonra milli mücadeleye katılmak için Ankara’ya gitti. TBMM ilk döneminde meclise milletvekili olarak katıldı. İlk kabinede Maarif Vekili olarak görevlendirildi, bu görevde bir yıl kaldı. Vekilliği sırasında ulusal marş için güfte yarışması açıldı. Mehmet Akif’in yarışmaya katılması için çaba harcadı ve İstiklâl Marşı’nı etkili sesi ile meclis kürsüsünde ilk defa okudu.

I. ve II. TBMM’de İstanbul milletvekili olarak TBMM’de yer aldı. 1925 yılında ikinci kez Millî Eğitim Bakanı oldu. 4 Mart – 19 Aralık 1925 tarihleri arasında bu görevi yürüttü. Bir yandan da Türk Ocakları Başkanlığını sürdürdü. Derneğin merkezini İstanbul’dan Ankara’ya taşıdı. Yeni devletin kültürel yönden teşkilatlanmasında ve Türkiye kültürünün yayılmasında Türk Ocakları’nın büyük rolü oldu. 1931 yılında şube sayısı 278, üye sayısı 32 bine ulaştı. Siyasal bir güç niteliği kazanmaya başlayan kurum, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in 25 Mart 1931 tarihli gazetelerde yayımlanan talimatı üzerine 10 Nisan’da kendisini feshetti. Türk Ocakları’nın kapanmasının ardından 1931 yılında Bükreş Büyükelçiliği’ne atandı. 13 yıl sürdürdüğü Bükreş büyükelçiliği sırasında Bükreş’te büyük bir Türk mezarlığı yapılmasını ve Gagauz kasaba ve köylerinde Türkçe eğitim yapan okullar açılmasını sağladı. 1944 yılında büyükelçilikten emekliye ayrıldı ve siyasete geri döndü.
1945 yılında İçel ve 1946 yılında İstanbul milletvekili olarak yeniden Meclis’e girdi. 10 Mayıs 1949 tarihinde İstanbul’da yeniden açılan Türk Ocakları’nın başkanı oldu.1950 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) listesinden bağımsız Manisa milletvekili, 1954 yılında yine DP’den İstanbul milletvekili seçildi. 1957 yılında Hürriyet Partisi adayı olarak katıldığı seçimleri kaybetti.
Ölümü
Türk Ocakları Merkez Heyeti’nin başkanlığını yürütmeye devam etti. 10 Haziran 1966 tarihinde vefat etti. Edirnekapı Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.
Eserleri
Tanrıöver’in birçok yazı ve şiiri vardır. Yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:
Günebakan (makalelerini topladığı, 1929)
Dağ Yolu (hitabetlerini topladığı, 1928-1931)
Namık Kemal Bey Magosa’da (1909)
Anadolu Milli Mücadelesi (1946)
Emin Bülent Serdaroğlu
Emin Bülent Serdaroğlu (d. 1886, Halep – ö. 28 Kasım 1942), Türk futbolcu, şair.
Galatasaray’ın ilk Türk kaptanıdır ve önemli bir futbolcudur. Fecr-i Ati Topluluğu kurucuları arasında yer alır. Victor Hugo’nun “Mavi Gözlü Yunan” şiirine karşılık yazdığı “Kin”(1910) şiiri meşhurdur.
Hayatı
1886’da dünyaya geldi. Dedesi Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa, babası Ömer Muzaffer Bey’dir. Annesi ise, Müşir Cemil Paşa’nın kızıdır. Çocuk yaşta annesini kaybetti.
Mekteb-i Sultani’de okudu ve futbola orada başladı. 1905 yılında liseden mezun oldu. Arkadaşı Ali Sami Yen ile birlikte Galatasaray Spor Kulübü’nü kurdu. Kulübün 2 numaralı kurucu üyesi; Galatasaray Futbol Takımının ilk Türk kaptanıdır. Fenerbahçe’yle 17 Ocak 1909’da yapılan ilk maçta iki golü de o attı.
Hudut Sıhhiyesi, İnhisarlar İdaresi, İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmelerinde çalıştı. Arazi ve İstimlâk Servis Şefliği yaptı.
Tevfik Fikret’in izinden giderek şiirler yazan Bülend Emin, Fecr-i Ati Topluluğu kurucularından biriydi. Kin ve Hisarlara Karşı adlı millî temalı şiirleri önemlidir. Fecr-i Ati döneminde destansı yönü ağır basan epik bir şairdir. Bireysel ve toplumsal konulu şiirler yazmıştır.
Victor Hugo’nun Mavi Gözlü Yunan Çocuğu adlı eserine karşı yazdığı Kin adlı şiiri ile o dönemde çok geniş yankılar uyandırmıştır. Kin ve Hisarlara Karşı adlı eserleriyle Millî Edebiyat çığırının habercisi kabul edilir. Ahmet Haşim, onun şiiri için “Türk şiirinin üstünden bir kuyruklu yıldız gibi geçti. Ondan ağzımızda tamamlanmamış bir lezzet kaldı” demiştir.
Balkan Savaşı’na kendi atıyla katılan, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde çarpışan Emin Bülent Serdaroğlu cumhuriyet devrinde büyükbabası Ömer Paşa’nın ünvanından hareketle “Serdaroğlu” soyadını aldı.
Liman İdaresi Umumî Kâtibi (Genel Sekreter) iken 1942’nin aralık ayında karaciğer kanserinden öldü. Ölümünden önceki son sözleri, “Lüleburgaz, Lüleburgaz. Harp ediyoruz” olmuştu. Çamlıca Selamiefendi Mezarlığına gömüldü. Serdaroğlu evliydi ve Sara adında bir kızı vardı.

Sağlığında şiirlerini kitaplaştıramayan Emin Bülend’in manzumeleri, Salih Zeki Aktay tarafından Emin Bülend’in Şiirleri (İstanbul, 1945) adıyla bir kitapta toplanmıştır. R.Necdet Evrimer’in hazırladığı Fec-i Âti Şairleri: Emin Bülend, 1958 yılında yayımlandı.
Tahsin Nahit
Tahsin Nahit (1887 İstanbul – 12 Mayıs 1919, İstanbul), Galatasaray Spor Kulübü’nün 9 numaralı kurucu üyesidir. Hukuk eğitimi almıştır, “Adalar Şairi” olarak tanınmış bir şair ve oyun yazarıdır. Fecr-i Ati akımının bir üyesidir. Yazar ve çevirmen Mina Urgan’ın babasıdır. Faik Üstünidman’ ın yeğenidir.
Hayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

1887 yılında istanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra bir süre hukuk öğrenimi gördü. Öğrencilik yıllarında edebiyat ve politikayla ilgilendi, İttihat ve Terakki Partisi’ne girdi ancak partinin çalışmalarından hoşnut olmayınca politikayı bıraktı. Galatasaray Spor Kulübü kurucularından olan Tahsin Nahit, sağlık sebepleri nedeni ile 11 Eylül 1906′ da Galatasaray’ dan ayrıldı.[1] Bu nedenle adı kurucular listesinden çıkarılsa da Galatasaray’ ın son tüzük değişikliği ile adı tekrar kurucular listesine girdi.[2]I. Dünya Savaşı yıllarında İaşe Müfettişliği’nde bulundu. Büyükada’da doğup yetişmiş Şefika Hanım ile yaptğı evlilikten bir kızı oldu. 12 Mayıs 1919 günü, Rakibe adlı oyunun Darülbedayi’deki provaları sırasında hayatını kaybetti. Mezarı Büyükada’dadır.

Yazı yaşamı[değiştir | kaynağı değiştir]

Tahsin Nahit, yazı yaşamının başlangıcında şiirle ilgilendi. II. Meşturiyet’ten sonra oyun yazarlığna yöneldi. İlk şiirleri Selanik’te çıkan Çocuk Bahçesi dergisinde “T.Nahide” adıyla yayımlandı (1905). Hale, Muhit, Resimli Kitap dergilerinde şiir ve öyküleri yayımlandı. Aşiyan’da yayımlanan “Ben, Rûh-ı mağdur, Şiirlerim için, Serab-ı müstakbel, yaz gecesi” gibi manzumeleri daha geniş bir çevrede tanınmasını sağladı. Genellikle aşk üzerine şiirler yazan şaire en çok ün getiren şiiri “Adalar, Kamer ve Zühre ” oldu. Şiirlerinde Ahmet Haşim etkisi vardır. Son şiirleri Şair (1918) ve Nedim (1919) mecmualarında yayımlanmıştır.

Tiyatroya olan ilgisi onu başka yazarlarla ortak eserler vermeye yönelltti. Fecr-i Ati’nin kadn yazarlarından Ruhsan Nevvare ile üç perdelik Jön Türk adlı oyunu yazdı (1908). Bu oyun, Ferah Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde bir sanat olayı olarak nitelendi. Ruhsan Nevvare ile Aşkımız (1907) ve Sanatkârlar isimli basılmamış birer perdelik iki komedisi daha bulunmaktadır.

Başka yazarla ortak yazdığı eserlerin en ünlüsü Şahabettin Süleyman ile birlikte yazdığı Kösem Sultan adlı tarihi piyestir (1910). Tiyatro alanında etkisi altında kaldığı Şahabettin Süleyman başka ortak eserler de vermiştir. Tahsin Nahid’i asıl tanıtan eseri üç perdelik Rakibe adlı oyundur. Rakibe, Henry Kıstemaeckers ve Eugene Delard’ın La Rivale adlı dört perdelik oyunundan adapte edilmiştir. Eser, yazarın ölümünden sonra 16 Haziran 1919’da oynandığı zaman çok başarılı sayılmıştır.

Tahsin Nahid sayısı az da olsa Fecr-i Âti ve Servet-i Fünûn mecmualarında tiyatro eleştirileri de yazmıştır.

Eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]

Oyun[değiştir | kaynağı değiştir]
Yakarım bu şehri evlendiğin gün (1906)
Aşkımız (R. Nevvare ile, 1907)
Hicranlar (1908)
Sanatkarlar (R. Nevvare ile, 1908)
Jön Türk (R. Nevvare ile, 1909)
Firar (1911)
Kösem Sultan (Ş. Süleyman ile, 1912)
Kırk Muhafaza (Ş. Süleyman ile, 1913)
Osman-ı Sani(Ş. Süleyman ile)
Talak(Ş. Süleyman ile)
Bir Mücadele-i Hissiye(Ş. Süleyman ile)

Uyarlama[değiştir | kaynağı değiştir]
Bir Çiçek İki Böcek (Robert de Flers, Gaston de Gaillavet, Etienne Réne’nin birlikte yazdıkları “La Belle avanture”den, 1917)
Rakibe(H. Kistemaeckers-E. Delard, 1919)
Akortacı (M.Thieery’nin L’accordeur’undan)
Bursalı Hâle (La tante d’Honfleur’)

Şiir[değiştir | kaynağı değiştir]
Ruh-ı bikayd (1911)
“Çocuk Bahçesi” dergisinde Fener şiiri (1905)
Celâl Sahir Erozan
Celâl Sahir Erozan (29 Eylül 1883, İstanbul – 16 Kasım 1935, İstanbul), Türk şair, yazar, yayıncı ve politikacı. “Aşk ve kadın şairi” olarak tanınan sanatçı, dilin sadeleşmesi gerektiğini savunmuş, Türk Dil Kurumu’nun kurucu dört üyesi arasında yer almıştır.

Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerinde tipik bir ‘Servet-i Fünun şairi’, Milli Edebiyat döneminde ‘Türkçü’, Cumhuriyet yıllarında ise ‘Kemalist’ bir kimlik kazanmış, Atatürk’ün yakın çevresinde yer almış, milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunmuştur.

Öncü Türk kadın şairlerden Fehime Nüzhet Hanım’ın oğlu, Cumhuriyet gazetesinin sahiplerinden Berin Nadi’nin babasıdır.
Yaşamı ve Sanat Anlayışı[değiştir | kaynağı değiştir]

29 Eylül 1883’te İstanbul’da doğdu. Babası, Osmanlı’nın Yemen Valisi İsmail Hakkı Paşa, annesi şair Fehime Nüzhet Hanım’dır. İlköğrenimine Numune-i Terakki Mektebi’nde başladı; Davut Paşa Rüştiyesi (ortaokulu) ile Vefa İdadisinde (lisesinde) devam etti. Liseyi bitirince hukukçu olmak istediyse de hukuk öğrenimini iki yıl sürdürebildi.

Şiir yazmaya çocukluk döneminde başladı; dokuz yaşındayken güzel şiir okuduğu için II. Abdülhamit’in dikkatini çekti ve sık sık sarayda padişahın konuğu olarak ona şiirler okudu, bu nedenle “liyakat nişanı” aldı. On dört, on beş yaşlarındayken Malumat, Musavver Fen ve Edeb, Pul, Lisan gibi dergilerde şiir ve makaleleri yayımlandı.. Bu yazılarında ‘’Ahmet Celal, Velhan, Şârık, Hikmet Celal’’ gibi takma adlar kullanmıştır. Fransızcasını ilerletip Fransız yazınını tanıyınca yazınsal değerleri değişti. Genç yaşında son dönemini yaşamakta olan Servet-i Fünuncular arasına katıldı Bu Servet-i Fünun dergisi kapatılıncaya değin burada şiir ve yazıları çıktı.

1903’te “Hariciye Nezâreti”‘nde göreve başladı, 1907 sonrasında Kabataş ve Mercan Liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1. Kitap, 2. Kitap, 3. Kitap adıyla aylık bir dergi, kısa bir süreliğine de Demet adlı bir kadın dergisi çıkarmış ve burada kadın haklarını savunmuştu. Servet-i Fünun dergisi kapanınca “Milli Edebiyat” akımını benimsedi hece ölçüsüyle şiirler yayımlamış ve dilde sadeleşmeyi savunmaya başlamıştır.

1911’de Selanik’e giden Celâl Sahir, burada çıkarılan Türk Yurdu, Türk Derneği, Genç Kalemler gibi dergilerde yazdı. I. Dünya Savaşı sırasında bir ara ticaret yaptı, cumhuriyetin ilanından sonra 1928’de Zonguldak Milletvekili seçildi.

Harf Devrimi’ni gerçekleştiren kurula da katılan Celal Sahir, Türk Dil Kurumu’nun dört kurucu üyesinden biri oldu ve böylece uzun süredir savunduğu dilde sadeleşme eyleminin yapıcıları arasında yer aldı. İlk Türk Dil Kurultayı (1932)’nda kurulan “Lugat ve Istılah Kolu’nun” başkanlığını yaptı. İkinci kurultayda bu kolun çalışmaları ikiye ayrılıp adı “Lugat Kolu” olarak değiştiğinde de başkanlığı sürdürdü.

Servet-i Fünun’a bağlı olduğu dönemlerde şekil, dil ve tema bakımından bu hareketin genel anlayışına uygun davrandı; Milli Edebiyat akımına geçtikten sonra ise dilini sadeleştirmeye başladı, aruz vezni yerine heceyi kullandı, Servet-i Fünun şiirinin aksine toplum sorunlarıyla daha çok ilgilendi. Şiirde her yeniliği benimsedi. En sonunda vezinsiz şiir akımına katılacak kadar yenilikçiydi.

Şiirlerinde aşk ve kadına çok fazla yer vermesi, Servet-i Fünun akımının beslediği yoğun duyarlığı ve Milli Edebiyat’a geçişteki bocalamalarıyla Celal Sahir, birçok yönden ilgi çekici olan fakat çok fazla tanınmayan bir şair olarak edebiyatımızdaki yerini aldı.

TBMM III. Dönem (Ara Seçim), IV. ve V. Dönem Zonguldak Milletvekilliği yapmıştır.[1]

Üç evlilik yapmış, iki çocuk babasıdır. 16 Kasım 1935’te akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi.

Eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]
Beyaz Gölgeler (1898-1909 arasında yazdığı şiirler)
Buhran (1909)
Siyah Kitap (şiirler, düz yazılar; 1911)
Şahabettin Süleyman
Şahabettin Süleyman, (d. 1885 İstanbul – ö. 1921 İsviçre), Türk yazar.

Şiir dışında edebiyatın hemen her türünde eser vermiş bir edebiyatçıdır. Fecr-i Ati adlı edebi topluluğun kuruluşunda rol almıştır.

Yaşamı[değiştir | kaynağı değiştir]

1885 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Süleyman Şevket Bey’dir[1]. Süleyman Şevket Bey, Türkmenistan’dan gelerek Sındırgı-Bigadiç civarına yerleşen ve Osmanlı Devleti’ne yüksek bürokratlar yetiştirmiş olan “Çavdarlı Ali Ağa hanedanına” mensuptu[2]. Şahabettin Süleyman, ailenin en büyük oğlu idi. Kardeşleri Memduh Süleyman ve Rıza Çavdarlı da yazar olarak yetişmiştir.

Çocukluğu İstanbul ve İzmir’de geçti. Ortaöğrenimini 1904 yılında İzmir İdadisi’nde tamamladı. Lise yıllarında iken Batı edebiyatını izleyecek kadar Fransızca öğrendi[3]. İlk yazısı, 1903 yılında İzmir’de yayımlanan “Ahenk” adlı dergide çıkan “Ceriha-i Namus” adlı öyküsüdür. Bu ilk öyküden sonra yazılarını İzmir gazetelerinde yayımlamayı sürdürdü.

Yüksek öğrenimini İstanbul’daki Mülkiye Mektebi’nde 1908 yılında tamamladı. Babası Süleyman Şevket Bey, o sene hayatını yitirmişti. Ailenin geçimini üstlenen Şahabettin Süleyman, Vefa İdadisi’nde Fransızca öğretmenliği ve müdür muavinliği yaptı. Bir yandan da yazı hayatına II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yayımlanmaya başlayan çok sayıdaki gazete ve dergide devam etti. 1909’da, türlü edebiyat ve sanat dergilerinde yazıları çıkan gençlerin bir araya gelip bir topluluk kurmalarına öncülük etti. Fecr-i Ati (Geleceğin Ateşi) adını alan topluğun “Sanat şahsî ve muhteremdir” sloganı Şahabettin Süleyman’a aittir[2]. Fecr-i Aticiler çıkarmayı düşündükleri dergiyi yayımlayamayınca “Şiir ve Tefekkür” (2–9 Eylül 1909) ile “Jale” (25 Kasım 1909) dergilerini yayımladı.

1910 yılında idadilerin 6. ve 7. sınıfları için “Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye” adlı edebiyat tarihi kitabını yayımladı. Bu kitabı daha sonra geliştirerek sultanîler için Mehmed Fuad’ın da (Köprülü) imzasıyla Yeni Osmanlı Târîh-i Edebiyyâtı adlı eseri yayımladı[2].

“Ahlaksızlığı yayıcı” bulunan[2] “Çıkmaz Sokak” oyunu nedeniyle 1910 yılı mayıs ayında Vefa İdadisi’ndeki görevinden uzaklaştırılınca on bir ay boyunca açıkta kaldı[3]. Bu sırada siyasetle ilgilendi. Başlangıçta İttihat ve Terakki taraftarı olsa da Fecr-i Ati zümresi yazarlarından arkadaşı Ahmet Samim’in İttihatçılarca öldürülmesi üzerine bu cemiyetin karşısında yer aldı[4] Bu partinin karşısında kurulan Osmanlı Demokrat Fırkası (Fırka- İbad)’na katıldı ve Hakimiyet-i Milliye gazetesinde siyasi yazılar yazdı[2]. Yeni Ses ve Muahede gazetelerinde başyazarlık yaptı.

1911’de Mekteb-i Sultani’de Osmanlıca öğretmenliğine atandı. 1912 yılından itibaren “edebi müdürü” olduğu “Rübab” adlı bir haftalık dergi çıkardı; başyazarlığını yaptı. Türk edebiyat tarihindeki iki büyük kalem savaşı bu dergide gerçekleşti[5]. Birisi, daha sonra kendilerini “Nayiler” olarak tanıtan “Nesl-i Ati” (yeni nesil) sanatçılar ile Fecr-i Ati sanatçıları arasında idi. Bu tartışmada Fecr-i Atici eski arkadaşlarına karşı yeni nesli destekledi. Mevlana’dan ilham alan bu gençlere Mevlevilerin sembolü neyden ötürü “Nayiler” adı verildi. İkinci kalem savaşı ise Şahabettin Süleyman’ın derginin 51. sayısında yayımlanan bir yazısıyla başladı. Bu yazısında Hüseyin Rahmi’nin “Cadı” adlı eserini ağır bir dille eleştirdi. Şahabettin Süleyman ve onu takip eden pek çok yazarın eleştirileri, Hüseyin Rahmi’yi “Şekavet-i Edebiye” adlı yeni bir eser yazmaya yöneltti[5].

II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’da kurulan “Dârü’t Temsîl-i Osmânî” ve “Yeni Tiyatro Cemiyeti” gibi kuruluşların edebi heyetinde yer aldı[2].

1914’te Darülmuallimin’de edebiyat ve Fransızca dersleri vermeye başladı. 1915’te ise Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ve İstanbul Sultanisi’nde edebiyat ve felsefe öğretmenliği yaptı.

1914 yılında Vezir Köse Raif Paşa’nın kızı İhsan Raif Hanım ile evlendi. İhsan Raif, dönemin tanınmış kadın şairlerindendir. Sanatçı çiftin evi, devrin edebiyatçıların toplantı yerlerinden birisi oldu[1]. Tatillerini her sene İsviçre’de geçirmeye başlayan Şahabettin Süleyman, Davos-Platz kasabasında iken İspanyol gribine yakalanarak 1921 yılında hayatını kaybetti.

Eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]
“Fırtına” (oyun ve öyküler, 1910)
“Tarih-i Edebiyât-ı Osmaniye” (Osmanlı Edebiyat Tarihi, 1910);
“Çıkmaz Sokak” (oyun, 1912)
“Tenkidat-ı Edebiyye: Namık Kemal” (1913)
“Tenkîdât-ı Edebiyye: Abdülhak Hâmit Hayatı ve Sanatkâr” (1913);
“Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyâtı” (1914);
“Malumatı Edebiyye” (Fuat Köprülü ile, 2 cilt, 1914 – 1915).
“Osmanlılıkta Vâhime-i Mesûliyyet” (Osmanlılıkta Sorumluluk Kuruntusu, 1915).

Ali Faik Ozansoy
Faik Ali Ozansoy (10 Mart 1876, Diyarbakır – 1 Ekim 1950, Ankara), Türk bürokrat, eğitimci ve şair.

Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti dönemi Türk edebiyatının önemli şairlerinden birisidir. Şiirleri Türk sanat müziği şarkılarına güfte olmuştur. Osmanlı Devleti’nde çeşitli yerlerde kaymakamlık ve mutasarrıflıklarda bulunmuş bir bürokrattır.

Şair Süleyman Nazif’in kardeşi, şair Munis Faik Ozansoy’un babasıdır.
Hayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

1876’da Diyarbakır’da dünyaya geldi. Birkaç nesil şair yetiştirmiş bir ailenin çocuğu idi.[1] Asıl adı Mehmet Faik idi. Tarihçi ve şair Diyarbakırlı Saîd Paşa’nın küçük oğlu ve aynı devir şairlerinden Süleyman Nazif’in kardeşidir.

İlk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da, lise ve yükseköğrenimini İstanbul’da Mülkiye Mektebi’nde tamamladı 1901. Öğrenim yıllarında Servet-i Fünunculara katıldı. Topluluğun en genç üyelerinden birisi idi. Servet-i Fünun dergisinde yayınlanan ilk şiirlerinde “Zâhir” mahlasını kullandı. Edebi yaşamının bu döneminde tam bir ferdiyetçi idi; diğer Sevet-i Fünuncular gibi aşk ve tabiat konularını işledi; ağır bir dil kullandı. Özellikle Abdülhak Hamid’in şiirlerinin etkisinde kaldı; şiirleri Abdülhak Hamid ve Servet-i Fünun şiiri arasında bir köprü görevi gördü.[1] Okulu bitirdikten sonra birçok yerde kaymakamlık ve mutasarrıflık görevlerinde bulundu. İlk görevi, ağabeyi Süleyman Nazif’in mektupçu olarak görev yaptığı Bursa’da maiyet memurluğu idi. Sındırgı, Burhaniye, Pazarköy’de görev yaptıktan Mudanya kaymakamlığına terfi etti. 1908 yılında Bursalı Haydar Paşa’nın kızı Mevhibe Hanım ile evlendi,[2] bu evlilikten beş çocuk sahibi oldu.

1908 yılında Mithat Paşa için yazdığı uzun manzume ile ferdiyetçiliğin yanında kendi toplumu ile de ilgilenmeye başladı.[3] İlk şiir kitabı “Fani Teselliler”’i 1908’de yayımladı. Eserlerinin çok uzun süre yaşamayacağını düşündüğü için kitaba bu ismi vermişti.[1] 1909’da Fecr-i Ati topluluğuna başkanlık etti. Topluluğa adını o verdi. Nesiller arasındaki köprü görevini Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî grubu arasında da sürdürdü[1].

1910’da Midilli’ye, ardından Erzurum’a atandı. 1914 yılında Kütahya mutasarrıfı olarak görevlendirildi. Kütahya’daki görevi sırasında askeri bir önlem olarak çıkartılann Tehcir Kanunu’nu Talat Paşa’nın baskılarına rağmen uygulamadı, şehrin Ermeni halkını korudu.[2] Kütahya’daki cemaat olaylar yatıştığında Faik Ali için Kütahya Ermeni Kilisesi’ne bir şükran kitabesi koymuştur[4][5]

Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı sırasında yazdığı şiirlerini “Elhan-ı Vatan” adlı kitapta topladı. 1918’de “Payitahtın Kapsında” adlı oyunu kaleme aldı ve bu eserde Çanakkale Savaşı sırasındaki bir aşk öyküsü ile vatan temasını birlikte işledi. İki perdelik eser, sahnelenmekten çok okunmak için yazılmış manzum bir piyestir.

Mütâreke döneminde birkaç ay Diyarbakır valiliği yaptı. 1920’de Ebubekir Hâzım Bey’in dâhiliye nâzırlığı sırasında müsteşarlığa getirildi ise de, iki ay sonra kabinenin düşmesi sonucu, bu görevden istifa etti.

Faik Ali Bey, Diyarbakır valiliği sırasında 1919’da Erzurum Kongresi’ne şehirden heyet gönderilmesi istendiğinde reddetmişti; bunun etkisiyle cumhuriyetin ilanından sonra dışlandı, kendisine görev verilmedi.[2] Son idari görevi, Osmanlı dönemindeki Dahiliye Nezareti Müsteşarlığı oldu.

Ailesi ile İstanbul’a giden Faik Ali Bey, Mülkiye Mektebi’nde Fransızca öğretmenliği ve Saint Benoit Fransız Lisesi’nde ise Türkçe öğretmenliği yaptı; büyük geçim sıkıntısı çekti.[2].

1933 yılında öğretmenliği bırakarak oğlu Munis ile birlikte Ankara’ya geldi; kendisini edebiyata verdi.[1] Oğlu ile birlikte 1936’da “Marmara” adlı aylık bir dergi çıkardı.[3] Dergi, sadece 10 sayı yayımlandı.

I. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı ikinci oyunu “Nedim ve Lale Devri”’ni 1950’de tamamlayıp yayımladı. Eser, aruz ölçüsüyle yazılmış manzum bir piyestir.

1 Ekim 1950 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu Ankara’da vefat etti. “Abdülhak Hamit’in ayakucuna gömülmeyi vasiyet etmiş olduğu için cenazesi İstanbul’a getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

İsmet Binark ile Nejat Sefercioğlu, 1970 yılında Faik Ali Ozansoy Bibliyografyası’nı yayınladılar.

Kimi şiirleri Bimen Şen, Cinuçen Tanrıkorur, Ruhi Ayangil tarafından şarkılaştırılmıştır.

Şiirleri[değiştir | kaynağı değiştir]
Fani Teselliler (1908)
Temasil (1912)
Elhan-ı Vatan (1915)

Piyesleri[değiştir | kaynağı değiştir]
Payitahtın Kapısında (1918)
Nedim ve Lâle Devri (1950)

Güfteleri[değiştir | kaynağı değiştir]
Zaman olur ki ânın hacle-i visâlinde
Sâhilden uzaklaştık elin şimdi elimde
Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
Ali Canip Yöntem
Ali Canip Yöntem, (d. 1887 İstanbul) – (ö. 26 Ekim 1967), Türk şair, yazar , edebiyat tarihi araştırmacısı, siyasetçi.

Selanik Hukuk Mektebi mezunudur. İttihat ve Terakki Mektebi ve Ziraat Mekteb-i Âlisi Öğretmenliği, Çanakkale Sultânîsi Edebiyat ve Felsefe Öğretmenliği, İstanbul Gelenbevi Sultânîsi Öğretmenliği, Dâru’l-Muallimîni Âliye Öğretmenliği, Trabzon Sultânîsi Müdürlüğü, Giresun Maârif Müdürlüğü, Maârif Müfettişliği, Daru’l-Fünûn Edebiyat Şubesi Türk Edebiyat Tarihi Hocalığı, İstanbul Erkek Öğretmen Okulu, Kabataş Lisesi Öğretmenliği, İstanbul Kütüphaneleri Tasnif Heyeti Başkanlığı, Tarih Encümeni Üyeliği, Maârif Vekâleti Umûmî Müfettişliği, Bağçe, Kadın, Yeni Kalemler, Hayat Mecmuası, Yeni Mecmua, Türkiyat Enstitüsü ve Yakın Tarihimiz Mecmuaları Yazarlığı, Türk Tarih Kurumu Üyeliği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 17. yy. Türk Edebiyatı Profesörlüğü, Yazarlık, TBMM IV. Dönem (Ara Seçim), V. ve VI. Dönem Ordu, IX. Dönem Bursa Milletvekilliği yapmıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.[1]

Türk edebiyatının batılılaşma sürecindeki önemli edebiyat hareketlerine katılarak bu gelişmelerin de tanığı olmuş bir edebiyat adamıdır. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp ile birlikte Yeni Lisan hareketinin kurulmasına öncülük etmiş; Milli Edebiyat akımının teorisyenleri arasında yer almıştır[2]. Şiirleri ve teorik yazılarıyla dilin sadeleşmesi, Türk şiirinin mHayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

Ailesi ve gençliği[değiştir | kaynağı değiştir]

1887 yılına İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Evkaf Nezareti Cihat Kalemi mensuplarından Halil Saip Bey, annesi Anapa müftüsü İslâm Efendi’nin kızı Hafize Nuriye Hanım’dır[3]. Dedelerinin çoğu Kanlıcalı ve evkaf memurluklarında çalışmış kimselerdi.

İstanbul’da önce Üsküdar Gülfem Mektebi’nde, sonra Toptaşı Askeri Rüştiyesi’nde ve iki yıl da Selamsız’daki Fransız okulunda öğrenim gördü.[3] Babasının Selanik’e sürgün edilmesi[4] üzerine öğrenimine Selanik Mülkiye İdadisi’nde devam etti. Bu okulda Cudi Efendi’den aldığı Türkçe ve edebiyat dersleri edebiyata ilgi duymasını sağladı[4]. Lise döneminde en çok okuduğu şair Muallim Naci idi. 1906’da idadinin son sınıfında iken imtihanla İstanbul Hukuk Mektebi’ne kaydoldu ancak daha sonra kaydını Selanik Hukuk Mektebi’ne aldırdı.

1908 yılında edebiyat dünyasına girdi; Bahçe, Aşiyan, Kadın mecmualarına şiirler ve makaleler yazmaya başladı. İstanbul’da kurulan Fecri Âti Topluluğu’nun daveti üzerine bu topluluğa katıldı ve Selanik muhabirliğini yaptı. 1910 yılından itibaren Hüsün ve Şiir mecmuasında şiirler, mensur şiirler ve başmakaleler neşretmeye başladı. Genç Kalemler dergisi adını alan dergide 1911’de başyazar oldu. Ömer Seyfettin ile birlikte Yeni Lisan adlı dil hareketinin ve Milli Edebiyat akımının kuruluşuna öncülük etti. DÖnemin önemli edebiyatçılarından olan ve yeni lisan hareketine cephe alan Cenap Şahabettin’le ciddi bir tartışmaya girdi.

Selanik Hukuk Mektebi’nin son sınıfında okurken öğretmenliğe başladı; İttihâd ve Terakkî Mektebi ve Ziraat Mekteb-i Âlisi’nde dersler verdi. Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine eğitimini yarıda bırakarak İstanbul’a döndü.

İstanbul’da Türk Yurdu dergisinde yazı hayatını devam ettirdi. Geçimini sağlamak için 1912’de öğretmenliğe başladı. 1912-1914 arasında Çanakkale Sultanisi edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak görev yaptı. 1914’te İstanbul’da Gelenbevi Sultanisi’nde ve İstanbul Darülmuallimi’nde öğretmenlik yapmaya başladı.

Millî Mücadele yılları[değiştir | kaynağı değiştir]

I. Dünya Savaşı’dan sonra İstanbul’un işgali üzerine Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katıldı. Millî Mücadele yıllarında Trabzon Sultânîsi müdürlüğü, Giresun Maârif Müdürlüğü yaptı. Giresun’da hastalanınca İstanbul’un kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal’in “şahsi” emri ile İstanbul Maârif Umum Müfettişliği görevlerinde bulundu.[2]

Milli mücadele sonrası[değiştir | kaynağı değiştir]

1924’te Maarif Umum Müfettişiği’nden ayırlarak Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenliğe geçti. 1926’da, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Yahya Kemal’den boşalan kürsüde vekaleten edebiyat dersleri verdi. Lise edebiyat programlarının düzenlenmesi için çeşitli çalışmalara katıldı. Yazdığı “Edebiyat” adlı ders kitabı, uzun yıllar liselerde okutuldu.[2]

İstanbul Kütüphaneleri Tasnif Heyeti Başkanlığı, Tarih Encümeni Üyeliği görevlerinde bulunan Ali Canip Bey, 1927’de tekrar Maârif Vekâleti Umûmî Müfettişliği ile görevlendirildi. Bu yıl içinde “Epope ve Edebî Nevilerle Mesleklere Dâir Ma’lûmât” adlı kitabı basıldı.

29 Ağustos 1928’de toplanan ve yeni Türk alfabesinin kabul edildiği “Dolmabahçe Kurultayı”’na katıldı. 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1934’te cemiyetin merkez heyet üyesi oldu, büyük bir Türk lügatı hazırlama çalışmalarına katıldı.[2]

Milletvekilliği[değiştir | kaynağı değiştir]

1934 ara seçiminde IV. dönem Ordu milletvekili olarak TBMM’ye girdi. V. ve VI. dönemlerde de Ordu milletvekili olarak seçildi.[5] 1943 yılında mebusluktan ayrıldı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 18. Asır Türk Edebiyatı profesörü olarak atandı.

1950 seçimlerinde Demokrat Parti’den aday olarak yeniden meclise girdi; IX. dönem Bursa milletvekilliği yaptı.

Son yılları[değiştir | kaynağı değiştir]

1954 yılında milletvekilliğinden ayrıldı. Münzevi bir emeklilik hayatı yaşadı.[2] 26 Ekim 1967’de felç geçirerek hayatını kaybetti. Sahray-ı Cedid Mezarlığı’na defnedildi.

Edebî hayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

Edebiyata şiirle başlayan Ali Canip Bey, hece ölçüsüyle ve yalın bir dille yazdığı şiirlerini 1917-1918`de Yeni Mecmua`da yayımladı. Tek şiir kitabı Geçtiğim Yol (1918) adını taşır.

Şiirleriyle olduğu kadar Genç Kalemler dergisindeki teorik ve polemik yazıları ile Milli Edebiyat’a hizmet etti.[2] Bir süre sonra şiiri bıraksa da teorik yazılarını ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Bağçe, Kadın, Yeni Kalemler, Hayat, Mecmuası, Yeni Mecmua, Türkiyat Enstitüsü ve Yakın Tarihimiz mecmuaları eserleriniyayımladığı yerlerdendir . Makalelerini Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Beyle Münakaşalarım (1918) adlı kitapta toplamıştır.

Epope (1927, 1963) ile Ömer Seyfettin; Hayatı ve Eserleri (1935), diğer önemli iki kitabıdır.illileşmesi için çalışmıştır.
Müfit Ratip
Müfit Ratip (d. 29 Mayıs 1887, İstanbul – ö. 29 Mayıs 1920, İstanbul), Fecr-i Âti’nin kurucularından biri olan eski oyun yazarı ve çevirmen. Aynı zamanda ilk tiyatro eleştirmenlerinden biridir. 1908 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra sanatla yakından ilgilenen Müfit Ratip, şiirler ve makaleler kaleme almış ve tiyatro ile ilgilenmiştir. Bunların yanında, matbaacılık, çevirmenlik ve başkâtiplik görevlerinde de bulunmuştur.

20 Mart 1909’da toplanan diğer edebiyatçılarla birlikte Fecr-i Âti topluluğunun kuruluşunda yer aldı. Bu toplulukta şiir, eleştiri yazıları, oyunları ve çevirileriyle tanındı. Çağının tiyatro hareketleriyle yakından ilgilendi ve Osmanlı’da tiyatro konusunda çeşitli çalışmalar yaptı.

Başlıca yapıtları şunlardır:
Oyunları; Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije Müdafaası, Zincir; çeviri oyunları; Namus, Hücum, Büyük Gece; çeviri romanı; Güzel Dost (Guy de Maupassant 1910).

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Categories